Yükselen Değer Türkiye geçmişte Devleti Yönetenler,Alim ve Tüccardan oluşan sütunlar üzerine kurulu bir referanslar sistemine sahipti. Bu eko sistemin referansları üzerinde düşünmemiz ve günümüze uyarlamamız ülkemizin gelişmesi için çok önemlidir. Bazen sosyal medyada Osmanlı Devleti ekonomiyi bilmiyordu gibi beyanlara rastgelmek aslında çok üzücü. Rahmetli Prof.Dr. Halil İnalcık Hocanın 4 ciltlik Devlet-i Aliyye Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar eserinin 1. cildi sayfa 301 de başlamak üzere devletin ekonomik anlayışı İç ve Dış Ticaret olarak çok güzel özetlenmiştir. Maalesef okumadan araştırmadan sosyal medyada 600 yıl sürmüş bir imparatorluğun Büyük Selçuklu devletinin bir devamı olduğuda unutularak yorumlar yapılabiliyor. Aslında tarihte uzun yıllar hüküm sürmüş tüm imparatorluklar mükemmel işleyen bir devleti organize ve idare etme, askeri ve ekonomik gücü yönetme becerisi üzerine inşa edilmiştir.
Osmanlıların İtalya’da Venedik ve Floransa, Fransız ve Hollandalı tüccarlarla hem ihracat ve hemde ithalat ticareti 500 yıldan daha uzun bir tarihçeye ve arşivlere dayanmaktadır.Mesela Hollandalılar 400 yıldan fazla Türklerle söz üzerine kurulu yani gelenek ve töreye dayanan bir söz ahitnamesi ile iş yaparlarmış bunu Hollandalı bir dostum anlatmıştı. Hollanda’da Türk tüccarla iş yapan tüccarın yer aldığı 3 kişiden oluşan tahkim ve uzlaşma komisyonlarında ek olarak 1 rey hakkı verildiği Lahey’de bulunan ticaret borsasının arşivlerinde tespit edilmiş. Hollandalı tüccara verilen ek oy hakkı ona belirleyici kişi olma özelliğini veren gücün dayandığı sebep ise çok ilginç. Türkle ticaret yapan Hollandalı tüccar söze ve güvene dayalı bir ticaret yapması gerektiği için güvenilir bir kişi olması gerekmektedir. Bu itibar kendisine belirleyici olma özelliği tanıyan ek rey hakkı verilmesine sebep olmuştur(bu satırı okurken gülümsediğinizi görür gibiyim). Bunu duyduğumda çok şaşırmıştım ama gerçektende büyüklerimiz sözle ticaret yaparlardı ve Türklerde sözünü tutmak bir onur ve itibar meselesiydi. Ahilik teşkilatında bu referans özellikle kaliteli ürün üretmek yanında çok önem verilen bir özellikti. Bir ticaret merkezi olan kervansaraylarda da büyük ihtimal bu referanslara dayalı ticaret yapılıyordu.
Türk hukuk sistemi, kökenlerini Orta Asya bozkırlarının geleneksel örf hukukundan alıp, İslam medeniyetinin klasik hukukuyla yoğrulmuş, nihayetinde ise Kıta Avrupası hukuk ailesinin (Roma-Germen Hukuku) ilkeleriyle şekillenmiş karmaşık ve zengin bir mirasa sahiptir. Tüccarlar bu karmaşık hukuku günlük yaşamlarında uyguladıkları ve iyi bildikleri için bizdede Aksakallardan oluşan tahkim komisyonunda birçok husumet adalet sistemine yansımadan bir Ombudsman yani uzlaştırma müessesesi çatısı altında hızlı bir şekilde çözülebilmiştir. Geldiğimiz zamanda adalet sisteminde yıllarca süren ve bir türlü çözümlenmeyen ticari davalara baktığımızda iş dünyasının enerjisinin boşa harcandığını görmek çok üzücü.Yakın gelecekte Yapay Zeka Hakimlerin devreye girip sistemi hızlandırdığını görürsek şaşırmayalım.
Kültürümüzde yüzyıllardır süre gelen tüccar kişiye duyulan saygı maalesef son dönemde oluşan enflasyon baskısı ile giderek azalmaktadır. Kutadgu Bilig , tüccarın, uzak yerlerden bilgi getiren ve hükümdarın ününü uzaklara yayan bir eleman olarak önemine dikkat çeker, bu sebeple kendilerine her zaman iyi davranılması gerektiğini vurgular. Tüccar hakkında güzel hadisler ve sözler vardır. “Tüccar iki dünya saadetine mazhardır”. Tüccarların piri Hazret-i Peygamber Muhammed’dir. 15. Yüzyılın ikinci yarısında yazılmış bir nasihatnamede, hükümdara şu öğütler yapılır:” Hükümdar memlekette olan tacirleri hoş göre, daim onları reayetle gözliye, onların ticaretiyle memleket abadan olur ve onların becerileri ile alem içi erzan(ucuzluk) olur, onların vasıtasıyle Padişahın nam-ı haseni(güzel adı) etrafa gider ve onların sebebiyle memleket içinde olan emval artar. Türklerin kurdukları kervansaraylar ile bu sistemi kurmaya çok önem verdiklerini anlıyoruz.
Büyük Selçuklu Devletinin kurduğu ticareti ve ekonomik refahı arttırmaya yönelik bugünkü adıyla İşletmeden İşletmeye (B2B-Business To Business) iş yapma merkezi olan kervansaraylar “El- Minnetül Lillah” manevi vakıf anlayışı temeli üzerine kurulmuştur. Kervansaraylarda kalan tüccarlara 3 gün boyunca verilen konaklama ve iaşe hizmetleri için hiç bir borçları olmadığı ve teşekkürlerini bu nimeti veren Allah’a yapmalarını ileten bu muhteşem mesaj kervansarayın girişindeki kitabede yazmaktadır. Hasta olanları bile tedavi maksadıyla bünyeye kuvVet veren özel şifalı yemekler yapılması ise ayrı bir incelik ve güzel düşünce eseridir. Açıkçası bu diğer medeniyetlerde ender görülen bir ticareti geliştirme stratejisidir.
Köklü tarihiyle onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış Aksaray’daki Sultanhanı Kervansarayı bu anlayışla Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat döneminde inşa edilmiş olup Anadolu Selçukluları zamanında yapılan en büyük kervansaraydır. Kervansaray 1229 yılında yapılmış olup Selçukluların Anadolu’daki ana ticaret yolları üzerinde her bir konak mesafesinde kervansaraylar inşa ettiğini görürüz. Bu yapıların asıl amacının ticareti canlı tutmak, halkın ekonomik durumunu güçlü kılmak ve ticareti teşvik etmek olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu mekanlar bir nevi ticaret kümeleri gibi görev görmüşlerdir.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığından alınan hibe ile kervansaraydaki mutfak, taht odası, Alaaddin Keykubat’ın yatak odası, kütüphane, ahi odası, misafir kabul odası, hamam, şifahane, koku ve sağlık odası, dönemin ruhunu yansıtan eşyalarla tefrişatı yapılarak, ziyaretçilere açıldı. En yakın zamanda muhteşem bir dönemin izlerini taşıyan bu eseri ziyaret etmek niyetindeyim.
Selçuklu Devletinin büyük önem verdiği Kayseri’de tarih boyunca ticaret yollarının kesişim noktası olmuş ve tüccarların uğrak yeri olmuştur. Kayseri halkının ticarete yatkınlığı böylece oluşmuş tarihi bir birikimdir. Büyük bir ihtimalle Aksaray İpek Yolunun İç Anadolu güzergahında Kayseri”ye en yakın stratejik ticaret noktası olarak düşünülmüş olması muhtemeldir. Bu kervansaraylar hem tüccarların hemde malların güvenliğini sağlamaktada önemli rol oynadığı anlaşılıyor. Selçuklu devletine bağlı olan Artuklu Devletinin hüküm sürdüğü Mardin’de İpek Yolu güzergahı üzerinde olup 5 Han ve Kervansaray mevcuttur. Bu hanlardan birisinin adı Kayseri Handır ve büyük ihtimal Kayserili tüccarların tercih ettiği İpek Yolu üzerinde stratejik öneme sahip bir ticaret noktasıydı.
Geldiğimiz dönemde mesela Türk devletleri arasında ticaretin gelişmesini sağlayacak indirimli havayolu ulaşımının , entegre mobil iletişimin olması bile aynı kervansaray vakıf medeniyetinde olduğu gibi hem ticareti ve hemde ekonomik işbirliğini inanılmaz derecede arttırma potansiyeline sahiptir. Bize en yakın ülke olan Can Azerbaycan’ın 10 milyonu aşan nüfusu içinde halen Türkiye’yi ziyaret etme şansını bulamamış 8-9 milyon kardeşimizin olduğunu tahmin ediyorum.Türk devletlerinin kurduğu kervansaray vakıf medeniyeti oluşturduğu ticaret potansiyelinin getirdiği ekonomik refaha odaklanmış bir anlayışa sahipti. Bu dolaylı olarak varılması amaçlanan bir hedefti ve kökeni vakıf anlayışından besleniyordu. Aslında kervansaraylar bir çekim ve cazibe merkezi gibi çalışıyordu diyebiliriz.
Türkler ticaretin yanısıra ilime çok önem veren bir vakıf medeniyeti kurmuşlardı. Anadolu’da ilk tıp ilminin öğretildiği medreselerin Kayseri ve Mardin’de olmasıda herhalde tesadüf değildir. Orta Çağda Avrupa’da tıp konusunda bilimsellikten uzak bir dönem yaşanırken; Anadolu Medeniyetlerinde tıpta bilimsel bir dönem yaşanmıştır. Selçuklular zamanında hastane karşılığı olarak darüşşifalar inşa edilmiştir. Bu darüşşifaların en büyük özelliği, hastane hizmetinin yanı sıra tıp eğitimi vererek hekimler yetiştiriyor olmasıdır. Bu darüşşifalardan en önemlisi Anadolu Selçuklu döneminde 1206 yılında hizmete açılmış olan Gevher Nesibe Tıp Medresesi ve Darüşşifası’ dır. Bu darüşşifa hem tıp okulu hem de hastaneyi aynı bina içerisinde barındırıyor olmasından dolayı dünyada bir ilki teşkil etmektedir.
Mardin’deki Artuklular tarafından temeli atılmış olan Kasımıye Medresesi ise Kayseriden sonra Anadoluda Tıp İlminin öğretildiği ikinci medrese olması da bir Türk Vakıf medeniyetinin tezahürüdür. Günümüze kadar mükemmel yapısıyla ayakta kalabilen medresenin yapımına Artuklu Dönemi’nde başlanmış ve Akkoyunlu Hükümdarı Cihangiroğlu Kasım Padişah döneminde 1457-1502 yıllarında tamamlanmıştır.
Ülkemizin sahip olduğu vakfiye anlayışı ile bu ticaret,ilim ve irfan yuvası eserlerin gelirleri vakıfa bağlanan akarlardan sağlanmış olup yüzyıllarca kimseye ihtiyacı olmadan Allah rızası gözetilerek hizmet verebilmesi sağlanmıştır.
Minnet Yalnız Allah’adır….


